Bizi İnsan Yapan O İnce Sızı…

0
40
Ümran

 

Bize bir haller oluyor…

                Toplum olarak büyük çalkantılar yaşıyor, çürüyüp dökülüyoruz…

                Sıkıntılı zamanlarda bizi birbirimize kenetleyip, zorluklara karşı direnme gücü veren  dayanaklarımız yıkılıyor…

                                                                                                                                                                                                            İnsani eylemlerimizi denetleyip, birbirimize, çevreye ve diğer canlılara zarar vermemizi engelleyen fren mekanizmaları hızla aşınıyor…

                Maddi dünyadaki her gelişme, her bir ekonomik kazanım, öznel dünyamızda eksilmelere, telafi edilemeyen erdem kayıplarına neden oluyor…

                Sahip oldukça fakirleşiyoruz. Elde ettiğimiz her nesne, insaniliğimizden bir parça götürüyor, kişilik ve karakterimizle değil, sahip olduklarımızla itibar görüyoruz…

                İçselleştiremediğimiz ahlaki prensipler, ilişkilerimizi nesneleştirip, toplumsal dayanışmanın temelini oluşturan manevi değerlerimizi  buharlaştırıyor…

                Bireyleşip bencilleşerek aile kurumunun huzur ve güven ortamından uzaklaştığımız için dışarıdan gelen tazyiklere karşı savunmasız kalıp, direnç gösteremiyoruz…

                Materyalist  yaşam  biçimleriyle raydan çıktığımız için, insani yönümüzü irademiz değil, nefsani duygularımızı  tahrik edip kışkırtan zevk aygıtları tayin ediyor…

                İdeolojik ön yargılarımızdan birbirimize kapalı ; etkilenme ve  geçişkenliğe  imkan vermeyen kompartımanlar inşa  ederek , dejenere olmuş aidiyet duygularımızı evrensel değerlerimizin önüne geçiriyor ; parti, cemaat ve dernek gibi mensubiyetlerimiz içerisine hapsettiğimiz ahlaki prensiplerimizle ötekine saldırıp şeytanlaştırmaya çalışıyoruz..

                Biz  duvarını aşıp onlarla diyalog kurma  yürekliliğini gösterenleri de   “ davaya ihanet “le suçluyoruz…

Çok merhametli ve şefkatli olduğumuzu, kötülüğün karşısında, doğrunun ve iyinin yanında olduğumuzu iddia ediyor ama bu kadar mükemmelliğimize rağmen ;  şiddet, cinayet, hırsızlık, taciz ve benzeri olayların her geçen gün artışına anlam veremiyoruz…

Anton Çehov, “ başkalarının günahıyla azizi olunmaz “ diyor…

Biz ise, parmağımızla işaret edip taşlayacak şeytan icat etme hususunda son derece maharetliyizdir… 

Başkalarının günah ve kusurlarını zihnimizde büyütüp acımasızca  yargılar  , kendimizden görmediğimiz insanlara karşı  hiçbir ahlaki, vicdani sorumluluk duymazken, kendi hata ve günahlarımıza “ ama,lakin,fakat “ gibi bağlaçlarla kurduğumuz cümlelerle  mazeret üretiyoruz..

Çifte standartlıyız ;

 “ Nalıncı keseri gibi hep kendimize yontuyoruz.”

“  Ne uzayan fidandan vaz geçiyoruz, ne de baltanın sapından   !… “

Özdemir Asaf, “ bütün renkler aynı hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler “ diyor. Kirlenmedik insani değerlerimiz kalmadı. Her şeyimiz kirlendi…

Baktığımız çirkinliklerle gözlerimizi, hormonlu gıdalarla midelerimizi, negatif düşüncelerle aklımızı, nefret sözcükleriyle dilimizi, hırslarımızla nefsimizi, öfkelerimizle de vicdanlarımızı kirlettik…

Sevgili Peygamberimiz “ Ümmetimin ihtilafından rahmet doğar “ buyuruyor.

Biz ise, farklılıklarımızın zenginliğimiz olduğu bilincine varıp, birlik içerisinde çeşitliliğimizi yaşatıp, çeşitlilik içerisinde birlik olacağımıza, farklılıklarımız üzerinden paranoya üretip ayrışıyor, kutuplaşıyoruz…

Gerçekliği değerlendirme hususunda zihnimizdeki düşünce kalıpları belirleyici oluyor. Olup bitenleri değil, görmek istediklerimizi görüyoruz..

Grup psikolojisinin yarattığı taraftarlık duygusu olayları objektif bir gözle görüp, nesnel bir değerlendirme yapmamızı engelliyor..

Adalet ve hoşgörü çığlıkları atıyor; ama sebep olduğumuz adaletsizlikleri, hoşgörüsüzlükleri göremiyoruz…

Sezai Karakoç,  “ anlamak masraflı iştir ; emek, gayret samimiyet ister. Yanlış anlamak kolaydır oysa, biraz kötü niyet, biraz da cahillik ister “ diyor…

Çok okumanın kafayı bozduğuna inandırılmışız !

“ Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez “ sözü, bizim için bir anlam  ifade etmiyor.

 Okuma  anlama  zahmetine girerek  ön yargılarımızı sarsmanın ; zihin konforumuzu  bozmanın ,fikirlerimiz ve yaşam tarzımız üzerinde kuşku uyandırmanın ne anlamı var  !…

Sosyal medyadan kes, kopyala, yapıştır yöntemiyle paylaştığımız sansasyonel haber ve çarpıcı sloganlarla hem   siyasi tarafgirliğimizi besleyip pekiştiriyor,  hem de  entelektüel imajımızı parlatarak egomuzu şişiriyoruz…

Mahkum olduğumuz medyatik evrenin aldatıcı, ayartıcı  ortamı, ruhumuzun algı gözeneklerini tıkayıp,  kötülüğü sıradanlaştırarak bizi kayıtsızlığa ittiği için,  hayatın her anında, her geçen gün vicdanlarımızın sesi  biraz daha kısılıyor… 

Şefkat ve merhamet duygularımız zayıflayıp, acıma hissiyatımız törpülendiği için , insanların çektikleri acıları katılaşıp taşlaşmış bir vicdanın umursamazlığı ve “ bana bulaşmayan yılan bin yaşasın “ tavrı içerisinde seyrediyor,  ayarları ile oynadığımız kantarın gün gelip bizi de tartacağını düşünemiyoruz…

Başkalarının başına gelen felaketlere… Kadın ve çocukların maruz kaldıkları taciz, tecavüz ve şiddet olaylarına… Sokak hayvanlarına yapılan acımasız işkencelere  “ dostlar alış verişte görsün “ kabilinden, caydırıcılıktan uzak cılız tepkiler veriyoruz…        

Ötekinin derdiyle duygudaşlık kurmak, başkasının acısını kendi acımız kılmak gibi bir kaygımız, empati yeteneğimiz yok…

Daha da kötüsü,  unutma ve kanıksamanın  hassasiyetlerimizi aşındırıp, her geçen gün   artarak devam eden bu toplumsal sapkınlıklara yönelik , rahatsızlık, nefret ve tiksintimizin azaltması !…  

Yaşananlar bizi hem kendimize hem de insanlığa yabancılaştırıyor…

İnsanların kendi dönemindeki tepkisizliğine :

 His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz? diye isyan eden İstiklal  şairimiz bu günleri görseydi acaba ne derdi ? 

Bir bilinç yenilenmesine ihtiyacımız var !…

Körelen vicdanımızı yeniden diriltmek… Kısılan sesini yeniden yükseltmek… Kendimizi  içeriden yontarak pişmanlığı mayalayıp hatamızı fark etmek istiyorsak, benliğimizi o ince sızının denetimine açmalıyız..

Nurettin Topçu “ Vicdan, Rabbin kalplerdeki sesidir “ diyor.   

Yüreklerimizi donduran öfke ve nefret duygularının dondurucu soğuğundan, bizi başkalarının acılarına uyandıracak olan  o sesin insan sıcaklığına sığınmalıyız … 

O halde, düşüncelerimizi vicdan süzgecinden geçirip, benliğimize giydirilmiş etnik, ideolojik ve  siyasi giysilerin içimizde öfke ve nefret duyguları yeşertmesine fırsat vermeyelim..

Elimizi vicdanımıza koyalım !

 

[Toplam:0    Ortalama:0/5]
Gönderiyi Takip Et
( 0 Takipçi )
X

Gönderiyi Takip Et

E-mail : *

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abone ol  
Bildir