“Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine “

6
46

Efendim, mutlu hikayelerin sonları hep ‘onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine’ diye bitter ama gel gelelim bu hikayenin sonu da mutlu biter ama sevdiğine kavuşamaz..? O nasıl olur hem mutlu biter, hemde sevdiğine kavuşamaz dersin, Bu işin sırrı nedir. Hele bi anlatıverde dinleyelim, der gibisiniz…

Ben dinlediğimde, şöyle hatırı sayılır okkalı bi nasihat aldım kendimece. Hikaye bu gerçekmi, hayalmi onu ben bilmem. Hele bi dinleyin aşık değil sıpsırılsıklam aşık, genç çobanın aşkının Ahval inden, sizde kendinizce hatırı sayılır okkalı bir nasihat çıkarırmısınız onu da ben bilmem….

Hani şarkılara, türkülere bile konu olmusştur ‘Lokman hekim gelse yaram azdırır. Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.’ der durur. Lokman hekim gelirmi gelmezmi bilmem. Yanan yarayı Yar’mı sarar yoksa azdırırmı onu da bilmem.

Bildiğim tek şey, aşıkmı aşık, divanemi divane, bir aşık çobanın aynı, akşam olunca lambanın etrafında saatlerce hiç durmadan ‘Farfara’lar gibi dönen, belkide ölümüne dönen, ha bu arada’ Farfara’ ne diye soracak olursanız. Bizim köylerde Kelebek’lere ‘Farfara’ derlermiş ta eskilerde. Bende annemden duymuştum fi tarihinde. İşte o genç çoban aşıkta döner dururmuş, aynı ‘Farfara’ gibi sevdiğinden bir ışıkmı ararmış mı ne.

Malumunuz köy evi, yeşillikler içinde. Kah kelebek konar çiceklere, kah kocaman kocaman eşek arısı gibi, yabanimi ne ondan işte. Bir telaş, bir korku, bir kovalamaca başlar birden sokmasın yabani eşekarısı diye. Sabah olunca ‘Güneş çıktı’ deme derdi bana rahmetli komşu Ayşe teyze, sonra güneş sana ‘gözün çıksın’ dermiş. ‘Güneş açtı’ de ki güneşte sana ‘bahtın açık olsun’ dermiş. Bizde çoçukluk ya inanırdık. Bahtımız açık olsun isterdik. Sabahları uyanınınca güneş açtı derdik.

Güneş açınca ısınırdı köyde ki evin taş duvarları. El öpenleriniz çok olsun derler ya hani büyüklerimiz elleri öpülünce. Evin duvarlarını el öpenler sarardı birden bire. Pencereden azıcık başını çıkarsan ‘Elöpen’ler’ kaçaçak delik arardı birdenbire. Ha merakmı ettiniz ‘Elöpen’ nedir diye. Aslında bizim buralarda ‘Eymeruk’ deriz biz ‘Elöpen’lere’ ama bende merak ettim bu ‘Eymeruk-Elöpen’ nedir diye. Sordum soruşturdum, meyer halk dilinde Kertenkele’ler uğramış isim değişikliğine. Birşeyler söylüyor herkes kendi dilince… .

Bazen bir gelincik sanki daldan dala atlar, dolaşırdı bir oyana bir buyana evin Dirane’sinde. Sanki kulaklarıma fısıltılar geliyor, Dirane’de ne ola, oda ne ki ne..? Ee onuda siz araştırın öğrenin bakalım hele neymiş bizde bilelim ne..?

Akşama doğru helikopterler bir oyana, bir bu yana uçuşur kafamın üstünde. Çarpacak gibi durur, bende siper alırım helikopter böceklerine. Sonra yere bir bakarım ki ‘gogle’. Nasıl ki jet uçağı uçarken duman izi bırakır ardından gökyüzünde. Aynı ‘gogle’de öyle, iz bırakır süründüğü yerde. Ha şimdi diyeceksiniz ki bu ‘gogle’de ne. Sanki biraz şu meşhur ‘Google mı benziyor. Yok yok öyle değil ‘Sümüklü böceğe’ ‘gogle’derler bizde. Galiba ‘Google’ ismini bizim yöreden çalmış herhalde. Bildiğiniz yöresel isimler işte.

Günüdüz artık emanetini akşama devrederken, bazen unuturum kuzenden gelir aklıma, sıcacık gürül gürül yanan bizim kuzine soba, üstünde kızarınca iştahı kabartan kestane, yada patır patır patlayan mısır tanelerinin sesiyle. Hele hele birde yanına sanki eski kömür tren’inden duman çıkarya işte aynı öyle çıkardı çay demliğinden dumanlar. Ha bide Tren kadar çıkmasada sesi hafif hafif bağırırdı, yeter artık beni için be. Hani siz insanoğlu dersiniz ya tavşan kanı bunlar. Halt etmiş tavşan kanı, benim özümde Adem peygamberin göz yaşları var. Lezzetim burdan gelir, o yüzden bağımlılık yapar. Bazende tombul tombul patatesler atardık kuzenlerle, kuzine fırınının içine. Çıktığında mis gibi kokar ama biraz üzüntüden büzüşmüş, sıkıntıdan çatlamış gibi dururlar sanki, yeter artık çıkarın beni bu hamamdan, yandım be dercesine ağzımıza layık patatesler.

Sonra akşam kendini geceye devrederken masal kahramanlarımızı dinlemek için bir yorgan, bir yastık, birde döşek hep beraber girerdik birbirimize, dertleşirdik birbirimizle, dertlerimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi hatta bazen korkuturduk birbirimizi öcü, böcüyle. Hele hele o kış gecelerinde soğukmu soğuk ama bir o kadarda sıcak samimiyeti ile yorgana, döşeğe sarılmanın keyfini hangi dille anlatayım ki size. Ardından gelsin masallar, hikayeler dalardık hayellere…

Ha bu arada unutmadım aşık değil, sıpsırılsıklam genç çobanı..! Anlatı verecem şimdi sizlere hele bi dinleyin ama sadece can kulağı ile değil kalbinizin kulak sesiyle de…

“Aşk ateşinden yanıp kavruluyordu genç aşık çoban. Dudaklarında sadece iki hece, sevgilinin adı. Sanki dili tutulmuş, lal olmuştu. Ne hali kalmış, ne de mecali. Son bir çare ihtiyar bilge adam umut olmuş, can yoldaşı, can dostuyla beraber evlerinde almışlardı soluğu. Anlatmaya başladı genç aşığın yerine can dostu, ihtiyar bilgeye durumu…

“- Dilimde tüy bitti efendim. Davul bile dengi dengine dedim, Sen gariplerden garip bir çoban, o kız senin neyine. Ne olur gel vaz geç bu sevdadan. Günlerdir ne uyku, ne yemek, neredeyse gözlerinin feri giti. Havam, suyum, tuzum aşım sensin. Sen olmazsan neyleyim bu canı..! der durur. Evet aşkın gözü kördür derler de bunun köpkörmüş efendim. Kara sevda dedikleri bu değil bununkisi kapkara sevda olsa gerek. Kız Padişahın kızı, anlayacağınız durum vahim efendim, durum bundan ibaret…

İhtiyar bilge, Aşkından mecnuna dönmüş, deli divane olmuş, sararıp solmuş genci öylece süzdü
– Dert bumu..! dedi ve hafifçe gülümsedi.
– Kolay evlat kolay seninkide dertmi..! diye dudaklarından çıkıverdi iki muhteşem kelime.

İki can dost o an göz göze geldi. Birbirine bakarak sanki biraz da afallamış gibi bu kadardamı kolay dercesine. Biri diğerinin derdine derman aradığı, biride yanıp kavrulan bağrına azda olsa su serpilmiş derdinin hafifliği ile, İhtiyar adamı pür dikkat dinledikten sonra aşık genç;

– Gerçekten bu kadar kolaymı. Yani ben şimdi o mağrada elimi kalbime koyarak, dilimide damağıma yapıştırarak, o tespihle kırık gün Allah Allah dersem, sevdiceğim, göz bebeğime kavuşabilecekmiyim..! dedi.

Yaşlı ihtiyar;
– Evet, kırk gün elinde tesbih, dilinde Allah, kalbinde zikrullah Allah Allah diyeceksin. Sonra kız senin inşaallah…

Aşık çoban şehrin dışında olan eski ama huzur veren evden can yoldaşı, arkadaşıyla beraber ayrılarak yola revan oldular. Genç aşığın kalbi heyecandan yerinden çıkacakmış gibi küt küt atar, sararıp solan yüzüne renk, dermansız derdine deva, ferman dinletemediği kalbine ferman gelir sanki. Derken aşık çoban kendini mağranın içinde bulur. Büyük bir aşkla tespihine yapışır. Dizlerinin üstüne çöker. Dua’larına Dua katar. Elinde ki tespihi kalbine, dili damağında sessizce dudaklarından dökülür tek kelime Allah. Allah. Allah…

Derken günler su gibi akıp geçer. Mağranın civarındaki köylerde bir fısıltıdır alıp başını gider. En büyüğünden en küçüğüne. Yaşlısından gencine, hatta küçük çocukların bile dilinde artık mağradaki aşık genç çobanın aşkı konuşulur olmuştur.

– Efendim bizim şu dağın tepesinde ki mağrada, aşık genç bir çoban varmış. Bu çoban kendini Allah’a adamış. Dilinde sürekli Allah Allah. Allah…

Gel zaman git zaman derken nerdeyse kırk güne on gün gibi bir zaman kalmış. Aşık çobanın arkadaşı merakından çatlayacak olmuş, dayanamamış birden kendini mağranın içinde bulmuş. Mağra sessizmi sesiz, sanki her şey uykuda, hatta uyku bile uykuda. Aşık çoban öyle sessizce tespih tanelerini çekerken birden gözlerini açmış. Arkadaşını karşısında görünce, içinde ki keder ve hüzünle acaba olacakmı, nerdeyse kırk gün oldu. Hiç bir ses seda yok. Yanan yüreğimi yangın yerine çeviren sevdiğime kavuşabilecekmiyim, evlenebilecekmiyiz, düşüncesi ile arkadaşına bir bir dertlerini sırayla diyiverdi. O Allah diyordu ama Yar’dan hiç ses yoktu. O Allah diyordu, kalbi ümit ile ümitsizlik arasında gidip geliyor, gözleri nemleniyordu. Derken arkadaşı yola revan olmuş o yine mağra, sessizlik, yar, tesbih, bir eli kalbinde diğer eli tesbihte, dili damağında dudakları yine sessizce Allah Allah Allah…

Artık zaman kırk güne dayanmış genç aşık çobanın namı köylerden köylere, şehirlerden şehirlere, derken bütün ülkeyi sarmış. Sonunda bırakın saray halkını sanki sarayın duvarları bile bu büyük aşkı konuşur olmuş. Sonunda aşk devasını bulacağı padişahın kulağına ulaşmış. Padişah durumu öğrenmek için baş vezirini huzura çağırtmış.

Baş vezir;
– Padişahım bunların Allah katında değeri çoktur. Allah bunların yüzü suyu hürmetine gittikleri yeri bereketlendirip, mamur eder. Bu Allah dostları gittikleri yerlerde durmaz köy köy dolaşırlar. Bunlar kendini Allah’a aramışlar o yüzden ne yapıp edip onu bu ülkede yaşamaya ikna edelim, der. Padişah artık durumun önemine vakıftır. Her zamanki gibi üstesinden gelemediği konularda yapması gerekeni yapar ve ihtiyar evliyanın, bilge dostunun yolunu tutar. Aslında ihtiyar bilge Padişahın çok sevdiği, en çok hürmet ettiği dertlerini, çözemediği sıkıntılarını paylaştığı Alim bir bilge Zât’tı.

Hürmet ve Ta’zimle ihtiyar alimin huzuruna varır. Dizlerini büker, gönlünü ona bağlar. Durumu izah eder. Saraylar, hanlar, hamamlar, hatta vezirlikker, verelim der. Yeter ki bu Allah dostu gitmesin, burda kalsın der.

Yaşlı Alim;
– Padişahım, devletim, hünkarım; Bu tür Zât’ların Allah katında değeri çoktur. Bunlar mala mülke, makama, mevkiye önem vermezler, der… Ve devam eder, Dilerseniz kızınız, kerimeniz, göz bebeğinizin nikahını teklif edin, der.

Padişah büyük bir şaşkınlık içinde;
– Anlamadım nasıl, der. Bu onuru bize lütfedip kabul ederlermi, der..?

Artık kırkıncı gün gelmiş çatmış. Sanki o günün sabahı bir başka doğmuş, yer gök o gün mutluluktan uçmuş, bir başka doğmuştu. Derken en arkada manasız ve anlamsızca etrafına bakan genç aşık çobanın can arkadaşı, onun önünde halk, onların önünde vezirler, en öndede Padişah ve yanında da yaşlı Alim bilge Zât. Mağranın kapısına kadar gelirler. Gürültü ve çoşkunun yerini birden büyük bir sessizlik ve sükunet kaplar.

Padişah, edepten dir, böyle büyük Zât’ların karşısına hürmet eder, ellerini de birbirine bağlar sakin ve kısık bir sesle
– Efendim müsade ederseniz Zât’ı alinizi ziyarete geldik.
Aşık Genç Çoban gayet ciddi bir tavırla önce kafasını öne doğru inrip kaldırarak
– Buyrun hünkarım. der.

Padişahı içini döker. Türlü türlü tekliflerde bulunur ama nafile, genç aşık çobanın gözü hiç bir şeyi görmez artık.

En son padişah
– Efendim benim bir kızım var. Zât-ı Alinize layık değiller ama münasip görürseniz nikahınıza alırsanız. Bizide şereflendirip bahtiyar edersiniz. der.

Nihayet beklenen gün gelmiş, asla olmaz denilen olmuştur. Kırık gün kırık gece düğünmü yapılır. Yoksa kırka kırk daha eklenip tüm cihana haberimi salınır diye düşünürken genç aşık çobanın sanki dili tutulmuş aynı ilk aşık olduğu zamanki gibi lal olmuştur. Bu sefer çok daha şiddetli yanıp duruyordu bağrı. Herkes sus pus olmuş. Sessizlik te korkudan daha da sessiz olmuştu. Bütün gözler artık aşık çobandaydı. Herkes hadi diyordu güneş, hava, su, duvarlar sanki hadi diyordu.

Sonra genç aşık sessizce başını kaldırdı. Etrafını gözleriyle şöyle bi gezdirdikten sonra. Padişahın gözlerinin içine bakarak önce başını iki yana salladı sonra
– Hayır, kızınızı istemiyorum dedi.

Sanki gök kabe yarılmış yere düşmüş, yer yerinden oynamış gök kubbeye fırlamıştı. Her kes sus pus olmuş birbirine bakıyordu. Kelimenin tam anlamıyla sanki dehşet verici bir kıyamet kopmuş gibiydi. Aşık çobanın arkadaşı şaşkınlıktan ne yapacağını bilmez bir halde birden kendini öne atarak, bütün dikkatleri üzerine çekti. Genç aşığın, can dostunun yanına gelerek, hafifçe eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı.

– Kafayımı yedin sen. Ne yapmaya çalışıyorsun. Bu çile, bu sıkıntı. Kırıkgün per perişan, aç susuz, ser sefil. Gözün padişahlıktaysa al isteğin oldu. Padişah kızını verdi. O ölünce Padişah zaten sen olacaksın. Neye hayır dediğinin, neyi reddettiğinin farkındamısın sen.

Aşık çoban hafifçe tebessüm ederek. Gözleriylede etrafı süzerken yaşlı bilge Alimin ona tebessüm ettiğini gördü ve,

– Ey benim can dostum, Ben kırkgün bir kız için Allah dedim. Allah cihanı ayağıma getirdi. Ya birde ALLAH için ALLAH deseydim…

[Toplam:2    Ortalama:3.5/5]
Gönderiyi Takip Et
( 4 Takipçi )
X

Gönderiyi Takip Et

E-mail : *

6
Kimler Neler Demiş?

avatar
3 Comment threads
3 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
4 Comment authors
Şeyma ŞahinYusuf ÇEBİ1sonbaharYusuf ÇEBİMeryem Melek Ayyıldız Recent comment authors
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Meryem Melek Ayyıldız
Üye

Hikaye çok güzel yalnız Aşık Çoban’ı anlatmadan önce girdiğiniz detaylar (kelimelerin anlamı,geçmişe duyulan özlem vs.) yazar bir an önce sadede gelse hissini kuvvetlendirdiğinden yerinizde olsam o kısımları yazmazdım.

Yinede son cümlesiyle akıldan çıkmayacak türden hoş yazınız için ayrıca teşekkürler. 🌺

1sonbahar
Üye

Yusuf Bey merhaba,
Hikayede bir mesaj var verdiğiniz, bu mesaja alternatif olarak:
“Allah demeye bir şeyler vesile olsun da nasıl olursa olsun. Yine şanslıymış ta kavuşamamış, zikretmek nasip olmuş” diyorum.

Nasipte varsa olur inşallah diyerek kendimi suçlu hissetmemek için topu taça atıyorum.
Herkese nasip olsa kıymeti mi kalır?

(girişte sadede gelme konusu önemli)
Paylaşımınız için teşekkür ederim
Sağlıcakla kalın

Yusuf ÇEBİ
Ziyaretçi
Yusuf ÇEBİ

Teşekkür ederim, ALLAH (C.C) razı olsun. İnşallah o mesajı hepimiz alanlardan oluruz. Dua ile…

Şeyma Şahin
Üye

Çok hoş ve güzel yazmışsınız…KALEMİNİZE SAĞLIK…