DÜĞÜN VE ÇANAKKALE ZAFERİ

2
51

O gün pazardı. Aişe ile Kâsım’ın düğünleri vardı. Kanlı Topular Köyünün büyükleri sabah namazından sonra dualarla, aminlerle Aişe’yi evinden alıp Kâsım’ın evine getirmişlerdi. Mevlidler ve Kur’anlar okundu, yemekler yendi, baş açımı yapıldı. Damat sağ-dıcıyla birlikte halkın ortasında hürmetle bir müddet ayakta bekletildi. Bu arada köyün tadı tuzu kuru Ahmet gür sesiyle;

“Verelim Muhammed’e Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e salavat. Salli ala Muhammed…
İsmail ağa..! Yeğenin güveyi oldu neyin var..!
Bi tarla bi inek. Emmisinden bi tarla bi inek Allah bin bereket versin.
Dedesiii..! Torunun güveyi oldu ne veriyorsun..!
On koyun bi goç.
Dedesinden on koyun bi goç. Allah bereket versin. Allah dedesine bereket versin.

Amcası, dayısı, ebesi, dostları derken damat beye bir hayli hediye birikmişti. Baş açımı bitti, duası yapıldı, paralar Kâsım’ın cebine dolduruldu. Hocasının, dedesinin, amcasının ve diğer büyüklerin ellini öptü. Hayır dualarını aldı. Camiyi ve avluyu dolduran köylü bölük bölük dağılıyordu. İkindi iyice yaklaşmıştı. Fakat hayret..! Niçin dağılan kalabalık geri dönüyordu. Kâsım’ın dikkatini çekti. Biraz ileriye doğru baktı, ortalarında üç asker vardı. Herkes dikkat kesilmiş onlara bakıyordu.

Açılın açılın misafirlere yol verin. Caminin kapısına kadar gelmişlerdi. Köyün yaşlı imamı, sol ayağını cami kapısından dışarı atarken, o ihlas ve aşk dolu tatlı bir sesle. “Bismillah, Allahummeftah aleyna ebvabe fadlik. Allahûmme sallî ala Muhammed.” Sallallahu Aleyhi ve Sellem diyordu. Birdenbire üç askerle karşılaşınca şaşırdı.

– Essalamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu. Hoş geldiniz evlatlar, sefa getirdiniz ayakta kalmayın. Oturun hele şöyle; Hayırdır inşallah.

– Ahmet ağa..! Düğün yemeğinin bereketinden bu aslanlarada bir sofra çıkar. Yesinler dinlesinler sonra sohbet ederiz.

– Hocam..! Eksik olmayın, sağolun varolun. Bizim dinlenecek vaktimiz yok. Görevimizi yapıp dönmek istiyoruz.

– Bu kadar acelemi..?

– Evet hocam isabet buyurdunuz. Köyünüzden ateş olup hain düşmanı yakacak gençler toplayıp, akşam olmadan da dönmek üzere buraya geldik.

Hınca hınç, o kalabalıktan tek ses çıkmıyordu. Nefes bile almıyorlardı. Sanki halk birden bire düğün havasından bambaşka bir dünyaya göç etmişti.

– Ne düşmanı evlatlar. Burası dağ başı dünyadan haberimiz yok. Heyecanlanmayın da şu hain düşmanı iyice bi anlatın.

İçlerinden birisi hürmetle;

-Hocam! İngilizler kandırdıkları bir kısım gafil hindularla birlikte Çanakkale’ye kadar geldiler. Maksatları ordan İstanbul’a gelmek İslam’ın payitahtını işgal etmek, ezanları susturmak, ırzları çiğnemek, bin yıllık İslam yurdunu hristiyanlaştırmak. Sizleri esir etmek, çoluk çocuk herkesi doğramak. Gavur bu “Hızırdan post, gavurdan dost olur mu?” Aklına gelen her pisliği yapar, işte bunlara “dur” diyecek yiğitleri toplayıp, gün batmadan ilçeye hareket etmemiz lazım. Emir böyle. Allah izin verirse oradan da Çanakkale’ye gideceğiz.

Balkanları, Trablusgarp’ı ve daha nicelerini görmüş yaşamış imam efendinin birden bire yüz hatları gerilmiş, kaşları çatılmış, bakışları ufka çevrilmişti, kükremeye hazırlanan bir arslan kesilmişti. Yaşlılığını unutmuştu. Bastonunu kaldırmış, hasmına hücüm eder gibi bir ruh haline girmişti. İstikbali gören bir edayla.

– Bre kafirler! Geldiğiniz gibi gideceksiniz, yada balıklara yem olacaksınız. Bu söz, bölük komutanının işaretiydi sanki. Bir kaç dakikada, caminin içinde ve dışında bulunan bir gurup yiğit, yaşlı başlı, ama iman dolu yiğitlik dolu, Allah ve Peygamber aşkı dolu, imam efendinin önünde toplanıvermişti.

– Berhüdar olasınız evlatlar. Cennete Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e komşu olasınız. Cenab-ı Allah yardımcınız olsun. Ama yetmez bu kadar adam. Köyde bağda duymayanlar var.

Saatine baktı. Ezan vakti gelmemişti. Tombul hafıza dönerek.

– Haydi hafız! Hemen ezan oku hemde sela ver. Peşinden de üç kere;

” – Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin! Düşman Çanakkale’ye hücum etti. Din, devlet, vatan ve namus tehlikede. Eli silah tutan herkes ikindi namazından sonra köy meydanında toplansın.” diye ilan etti. Kalabalıktan yer yer “Hasbunallahi ve ni’mel vekil ni’mel mevla, ni’men masir. Gufraneke Rabbena ve ileykel masir.” sesleri yükselmeye başladı.

Ezanlar okundu. Selalar verildi. İlanlar yapıldı ve şimşek hızıyla haber bütün köye yayıldı. Namazdan sonra bütün İslam alemine, ordumuza zafer ve yardım duaları yapıldı. Köylü sükunet içinde dağılırken, muhtar köyün kizirini/bekcisini çağırdı.

” – Halaşların Hasan’ını, Şililerin Nuri’sini, Ayhan oğlunun Ahmed’ini bul. Köyün kenarlarında, bağda bahçede olanlara çabuk haber ver. Çok acele köy meydanında toplansınlar.”

Herkes gitmiş, Kasım ve birkaç yakını kalmıştı. Daha bu sabah evine gelen helaline, Aişe’ye bu kararını nasıl bildirecekti. O gece zifaf geceleriydi. Haber vermeden gitmek olurmuydu? Daha bir çok sorular geçti kafasından. Yatsı namazını kılıp, cemaatle evine getirilip dua ve aminle evine sokulmadan, gelin hanımın yanına gitmek de ayıptı adetlerine göre. Ne yapmalıydı? Düşündü ve karar verdi. Büyüklerinden izin alacaktı ve çok kısa da olsa helalini bu karardan haberdar edecekti.

Öyle yaptı ve onlarda uygun gördüler.

Kasım, Âişe’sine askerlerin gelişini, akşam olmadan ilçeye hareket etmeleri lazım geldiğini anlattı. Ondan niyetine uygun bir cevap bekliyordu.

Bundan sonraki konuşmaları şiir diliyle devam etti;

Hak-Batıl kavgası ezeli yazı
Kafir gemileri tuttu boğazı
Zehreder bizlere baharı yazı
Yürüyün yiğitler Çanakkale’ye!…

Aişe sessizce ağlamaya başlamıştı. Ağladığı duvağının ıslanmasından belli oluyordu. Kâsım sevgiyle duvağının kaldırdı;

– Cenk haberi geldi beyaz duvakla
Yiğit helalini eğilde kokla
Vuslat umudunu mahşere sakla
Cennete, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e uçmak zamanı
Din için bu candan geçmek zamanı.

Bu sözler Âişe’nin de dilini çözmüştü. Yağmur yüklü bulutlar gibi boşaldı.

– Mahsun mahsun eser seherin yeli
Yetim minareler söylemez dili
Çiçeği burnunda nazlı güzeli
Git yiğidim, git ki, dinsin kaderim
Kafirden korkana yiğit mi derim.

Helalinden böylesine iman ve feragat yüklü bir cevap alınca, Kâsım çoştu. Tarihini hatırladı ve kükredi.

– Ezanım susunca nasıl yatılır?
Söyle iman, neyle satılır?
Karşımda bayrağım nasıl yırtılır?
Tarihlerde ferman bendim unutma!
Niğbolu’da seni yendim unutma!

Kâsım, Âişe’nin bu yiğit tavrından çok memnun oldu. Annesi ve yakınlarıyla birlikte köyün meydanına ilerlediler. Meydan ana baba günüydü. Yesinler okundu. Dua’lar edildi kalabalık, köyün dışında bulunan ve adına samanlık denilen vedalaşma yerine kadar yürüdü. Koç yiğitler yakınlarıyla helalleşiyorlardı.

Sıra Kâsım’da idi. Cefakar anası kuşağından bir şeyler çıkarmaya uğraşıyordu. Nihayet çıkardı. Bu yarısı kırılmış bir kılıçtı. Dede ve baba yadiğarıydı.

“Bismillah” dedi öptü ve kılıcı oğluna uzatırken.

– Bak oğlum! Bu emanet, Plevne’de dedenin elinde kırıldı. Deden bunun hakkını verdi. Şehit oldu. Baban da bunun hakkını verdi. Balkanlar’da şehit oldu;

Oğluma vesayetim olsun. O da bunun hakkını versin. Ecdadına layık olsun. Göreyim yavrum, ya şehit ol, ya da gazi olarak dön. Üçüncüsü olursan bu kılıcın hakkını ben veririm. Bununla boynunu vururum.

Bu sözler herkesin ciğerine işlemişti. Sanki bütün analar, vekaletlerini Kâsım’ın anasına vermişler, o da hepsine birden bunları söylemişti.

Doğru söyledin Fatma kadın. Bizimde sözümüz budur diyorlardı.

Kâsım;
– Merak etme anam. Dua et. Oğlunu dediğin gibi bulacaksın, dedi.

Emaneti hürmetle aldı. Öptü, kuşağının arasına sokulu anasının elini öptü;

– Cümleten Allah’a emanet olun. Haklarınızı helal edin..Cennette buluşalım. Hocalarım, büyüklerim, gardaşlarım. Allah’a ısmarladık, dua edin dedi ve arkalarına bakmadan yürüdüler. Cennet bahçesine girercesine hızlı adımlarla bir tabur serden geçti ilçeye doğru ilerliyorlardı. Vatanın her yerinden toplanan yağız millet evlatları dini, devleti, vatanı ve namusu müdafaa için Çanakkale’ye yürüyorlardı.

“Bu iman alevi sarınca yurdu
Dağ dağ fidanlarım boğazda durdu
Kükreyen mehterin tekbirle vurdu
Baksana! Şehitler gökten geliyor
Kainat bizlere yardım diliyor.”

Köyden, kentten, ilim talebelerinden oluşan yüzbinlerce millet evlatları çok kısa bir eğitimden sonra asker olarak düşman karşısına çıkmışlardı. İngiliz’in yarım dünyasının karşısına, mitralyözün karşısına. Ellerinde imanlarından başka silahları yoktu, dense caizdir.

Soba borularını boyayıp top diye, kayaların ortasına yerleştirmişlerdi. Başımızda Alman Generali Liman Von Sanders vardı. Boğazında haç’çı, başka bir haçlıya karşı güya bizimle beraber savaşacaktı. Mümkün mü?

Bu tarihin hangi devrinde görülmüştü. İttihatcılarımızın hayalcilikleri ta buralara kadar yetişmişti. Yılan yılanlığını yapacaktı. Bu tabi bir haldi. Alman generaller, harbin en kritik anlarında;

“Süngü tak denize hucum! emrini vermişlerdi bu çok açık ihaneti gören komutanlarımız. “Ordu dur!” demiş komutayı ele almış daha binlercesinin de telef olmasını engellemişlerdi.

Bu ihanetleri değerlendiren İngiliz ordusu, karaya çıkarma yaptı.

Artık zifaf gecesinde, çiçeği burnunda gelini kocasız bırakıp gelen koç yiğitlerimiz iki ateş karşısında kalmıştı. Karadan ve denizden… Zaten mermi sayılı, barut da bitmişti neredeyse. Göğüs göğüse süngü savaşı başlamıştı. Yiğit Kâsım bir kaç ingiliz askerini önüne katmış kovalıyordu. Tam tepelerine bineceği sırada birden kendini bir gölgede buluverdi. Boğulmamak için çırpınırken kaçan, korkak ingilizler dönmüşler, tabancalarını Kâsım’ın kafasına boşaltmışlardı. “Allahhh! diye bir ses göğe yükseldi.

Biraz uzağında çarpışan teyzesinin oğlu Mehmet bu sesi tanıdı. Bu yiğit Kâsım’ın sesiydi. Hemen koştu. Tuttu ve hemen gölden çıkardı ama, Kâsım çok ağır yaralıyıdı. Hemde başından, son nefeslerini yaşıyor ve zor konuşuyordu.

Gardaşım, aslanım, diye bağrına bastı Kâsım’ı ve hıçkırdı. Ama Kâsım dünyalarda uçuyordu. Eliyle kuşağını gösterdi. Mehmet dikkatlice bakınca, kılıcı gördü. Kâsım’ın dedesinden ve babasından kendisine vasiyet kalan yarım kılıcı Mehmed’e “ağlamayı bırak ve dinle” der gibi bir işaret yaptı.

Mehmedim! Anama selam söyle. Ve dedi, “Oğlun emanetin hakkını verdi.” Aişe’ye selam söyle, beklerse cennette Peygamber Efendimizin (s.a.v) huzurunda yeniden evleniriz. “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasuluh” dedi ve başı kıbleye doğru yana düştü.

Koca Akif’in deyimiyle;
“Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor. Kafirden korkana yiğitmi derim” diyen kahraman Aişe ve vefakar anasını bırakarak batıyordu.

Bu arada Seyid Ömer çavuşlar 276 kiloluk top mermisini, “Ya Allah!” sırtlanıyor, topa veriyordu. “Ya Allah. Bismillah, inna fetehna leke fetham mübina, (Ey Allah’ın adıyla, Ey Rasülüm Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, biz sana apaçık bir fethin kapılarını açtık) ayetlerini okuyarak, Allah’ım bu senin ordundur. Rast getir diyorlardı.

Bu dua ve iman ile çıkan mermi güzel Mevlânın yardımıyla yarım dünyanın tam bacasından aşağı iniyor.

Yarım dünyanın yarısı Çanakkale’nin tuzlu sularına batıyordu. Artık kahpe ingiliz dikiş tutturamıyordu. Kaçıyor ve kaçıyordu.

“Haçlının ejderi ölüm saçıyor,
Binlerce fidanı dörde biçiyor,
Koca Seyyidlerim gülüp geçiyor,
“Allah deyip topa verdiği mermi
Çıkınca sulara gömüldü gemi.”

İkiyüzellibin Mehmed’im kara toprağın bağrına kefensiz gömülmüştü ama tarihe ve fezaya altın harflerle şu sözler yazılmıştı.

“Cihanı salladı şu yağız erler,
Bu yolda verildi gencecik serler,
Ayaklandı o gün göklerle yerler,
Yamaçlar kan gölü toprak seçilmez.

HAYKIRINIZ ÇANAKKALE GEÇİLMEZ.”

Evet, Çanakkale geçilememişti. Çünkü; “Zafer, Hakkın ve Hakka inananlarındı.” Yeter ki Hakka inananlar sınırsız bir iman sonsuz bir azim ve yıkılmaz bir kararla, İslam’ı öğrensin, yaşasın anlatsın ve hakkıyla bunun mücadelesini versinler.

Zeynep Erkol

[Toplam:1    Ortalama:5/5]
Gönderiyi Takip Et
( 2 Takipçi )
X

Gönderiyi Takip Et

E-mail : *

2
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
Yusuf ÇEBİTuncay Yıldırım Recent comment authors
  Abone ol  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Tuncay Yıldırım
Üye

Şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Bu güzel yazı için teşekkürler Yusuf abi