Donuk Zamanların Ufalanışı

0
12

Ellerimin derisini soyuyorum. Gözlerim yüzyıllardır uykusuz, umutsuz, ışıksız. Ellerimin derisi soyuluyor, kanıyor, parçalanıyor. Dudaklarımı ısırıyorum. Kirpiklerimi kopartıyorum. Saçlarımı yoluyorum.

Sanki zaman donmuş gibi. Fakat bir tek benim için. Etrafımdan insanlar geçip duruyor. Bana çarparak, tökezleyerek ve yalpalayarak. Kendimi sonsuz metrelik bir çukura atıyorum. Ölüyüm fakat ölmeyi bekliyorum. Sanki kelime anlamlarını unutmuş gibi. Haylaz bir çocuk ayağıma takılıyor. Yaşlı bir teyze dizimin dibinde yere yığılıyor. Kalp krizi. Ambulans gelse de yetişemiyor.
Dizlerimin hemen dibinde biri ölüyor. Onu da bu geniş çukura davet ediyorum. Duymuyor. Duysa bile gelmek istemez. Kim kendisini bir çukura atmalarını ister ki? Fakat çok geçmeden atılacak. Sadece farkında olmayacak artık. O çukurda çürüyecek. Belki bir ağacın kökü olacak belki de bir kuşun gagasında parçalanmayı bekleyecek.
Her türlüsü felaket. Yaşam ve ölüm. Neredeyse aynı. Birinde seni canlı canlı, nefes alırken parçalayıp un ufak ediyorlar; diğerinde cansızken. Fakat her türlü küçülüyorsun. Sonra biraz daha küçülüyorsun. Sonunda kimse seni görmezken “Oldu.” diyorsun. “Artık özgürüm. Rahat ve dokunulmazım.” Fakat bu sefer de biri geliyor, öyle bir geliyor ki! Seni daha ufak hale getirmek gibi bir kaygısı yok. Küçük olmana rağmen toprağına ayak bastığı an, parmak uçları sana değiyor. Bir bakıyorsun kopmuşsun. “Bunca şey arasından beni nasıl buldun?” Cevap yok. Seni duymuyor. Ayağını kaldırıp bir daha, bir daha ve daha şiddetli eziyor seni. Küçülmeni emrediyor. Boşluğa bağırıyor. Orada kimse yok zannediyor. Fakat sen varsın.
Oysa ben bunu yıllar önce bir kere daha yaşamıştım. Caddenin ortasında kanlar içinde dikilip kalmıştım. Herkes beni es geçmişti. Belki sadece omzuma çarpmışlardı. Ayağıma takılmışlardı. Yere düşmüşlerdi. Yerden kalkamamışlardı.
Oysa ben bu anı biliyordum. Ciğerimi sökecekti. Kaburgamdan bir parçayı alacaktı, kendi kaburgasıyla değiştirecekti. Bu yumruk kadar olan kalbim savunmasız kalacaktı.
Oysa ben bir kere daha böyle yıkılmıştım. Yine aynı başlayan bir gündü fakat aynı bitmeyecekti. Yeni bir ritüel oluşacaktı.
Yanımdan geçen insanlardan biri, en güzeli; parmağının ucuyla beni ezdi. Un ufak oldum. Bir daha bastı üzerime, bir daha, ardından bir daha. Küçüldüm, bir taşın altına saklandım. Taş parçalandı. Ve beni kimse görmedi. O da. Sonunda işi bitip gittiğinde ben bile kendimi göremedim. Bulamadım. Yok oldum. Var olmak ne bilemedim.
Beni bir çukura emanet ettiler. Öncekinden daha büyük sandım, fakat aynı çukurdu. Ben eskisinden küçüktüm sadece.
Yaşarken insan parçalara ayrılırdı. Her şey bitti derken ise, biri gelirdi. Daha fazlası olmaz derdik, olurdu. Defalarca ezerdi bizi. Bir şeyleri alırdı ve götürürdü. Ve ben yüzyıllardır ellerimin derisi soyulmuş halde bekliyorum gelmesini. Aldıklarını getirmesi için değil, beni daha fazla küçültmesi için. Ben artık bir toz zerresiyim. Artık kimse bana çarpmıyor, dizimin önüne yığılmıyor, bana takılmıyor. Ama biliyorum ki o yabancı geldiğinde beni anında bulacak. Daha fazla, daha sert ezmek ve beni yok etmek için. Onun görevi bu.
Kirpiğim kayboldu. Saçlarım döküldü. Dudaklarım kan içinde. Ellerim yok. Zaman benim için hala donuk. Fakat ayak seslerini duyuyorum. İnsanlar hala yürüyor. Bir yere yetişmeye çalışıyor.
“Ne kadar telaşlısınız!” Diyorum. Sesim yankılanmadan yitip gidiyor. “Oysa hepinizin zamanı donuk ve hepiniz parçalanıyorsunuz. Kaçıyor musunuz? Bu komik olur.”
Ve onun ayağı bir anda denk geliyor bana. “Sonunda,” diyor içimdeki sağlam kalmış son şey. “Sonunda geldin.”
Sesim yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor. “Kaçmayın,” diye haykırıyorum. “Bakın küçücüğüm fakat bu haldeyken bile celladım beni buluyor. Siz kocamansınız, elbet size ait olan cellat yetişecek hepinize. Ufacık kalacağız. Kum tanesinden bile küçük olacağız. Acıtacak elbet fakat bu önemli değil.”
O gecelerce, günlerce, yıllarca beklediğim ayakkabılar; siyah kunduralar bir darbe daha vuruyor. “Eskiden vurduğun yerde yüreğim vardı,” diyorum. “Şimdileri orası nerede, bilinmez. Fakat senin bu ayakların var ya, nereye değerse oraya yüreğim diyeceğim ben.”
Birileri gülmeye başlıyor. “Komik mi?” diyorum. İlk defa beni duyuyorlar. “İlahi sen de! Ne abarttın, aşık olacak kadar mı zaman dışısın?”

Anlamıyorsunuz demek istiyorum fakat dudaklarımı kaybettim. Yine de yaşıyorum. Zaman dışı mıyım, bu yok oluşa aşk mı denir? Bilmem ki. Sözcüklerin anlamını nereden bileyim? Sadece bu hissin sizi de yakalayacağını biliyorum. Sonuçta, öyle ya da böyle. Hepimiz donuk birer zamanız. Elbet bir ayak bize denk gelecek. Ve o an beni anlayacaksınız. Ufalanacak, ufalanacak ve ufalanacak; sonra bundan garip bir haz duymaya başlayacaksınız.

Sahi, ellerimi göreniniz var mı bugünlerde?

[Toplam:0    Ortalama:0/5]
Gönderiyi Takip Et
( 0 Takipçi )
X

Gönderiyi Takip Et

E-mail : *

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abone ol  
Bildir